9 May 2010

Göstergeler

Göstergebilim, çağdaş dünyanın metin okuma çabası sayesinde oluşturduğu bir bilim. Yücel, bu kitabında, göstergebilimsel yöntemleri kullanarak, birer gösterge niteliği gösteren popüler kavramları inceliyor. Dercartes'in düşünüyorum, öyleyse varım sözünden yola çıkarak, önyargıların düşünce dünyamıza etkilerini, değişim ve dönüşümün zorunluluğunu anlatıyor. Popüler kültürün araçları tarafından yaşamımıza sokulan sözlerin. nesnelerin ve başka göstergelerin çözümlemesini yapıyor.

COTE: [TUR-L] [YUCE-40014]
(190 sayfa)

Né le 17 août 1933 à Elbistan, province de Kahramanmaras, dans l’est de la Turquie. Romancier, nouvelliste, essayiste, critique littéraire et traducteur turc. Après avoir quitté sa province natale à l’âge de 12 ans, Tahsin Yücel poursuit son enseignement secondaire au Lycée de Galatasaray d’Istanbul, puis des études supérieures de langue et littérature françaises à l’Université d’Istanbul. Il décroche son doctorat en 1972 et obtient le titre de professeur en 1978. Tahsin Yücel débute sa carrière d’écrivain par l’écriture de nouvelles, dont la première, « Yeni Hikâyeler » est publiée en 1950. La publication de ses œuvres s’est ensuite poursuivie dans de nombreuses revues. Son approche cohérente du peuple anatolien, la modernité du vocabulaire employé dans ses œuvres et son aisance attirent très vite l’attention des critiques littéraires. Tahsin Yücel a par ailleurs grandement contribué à la diffusion de la littérature française en Turquie, où il a traduit environ 80 ouvrages des XIXe et XXe siècles, parmi lesquels figurent de grands classiques (Flaubert, Paul Valéry, Raymond Queneau…). Tahsin Yücel est traduit en anglais, français et norvégien. Paraissent cette année « La moustache » (Actes Sud, collection Lettres Turques) et « Les voisins » (Meet, mars 2010).

http://www.tahsinyucel.com/

8 May 2010

Şimdi Saat Kaç

70'lerin sonlarından 80'lerin ortalarına kadar uzanan bir dönemde, yazın ve resim sanatı üzerine yazdıklarından geniş bir şeçmeyi kapsıyor bu kitap. Ahmatova, aragon, borges, camus, dostoyevski, kafka, onat kutlar, michaux, sartre, turgut uyar'ı okurken, bacon, aliye berger, cezanne, abidin dino, arif dino, dubuffet, eren eyüboğlu, modigliani ve picasso'nun resimlerine bakarken, sanatçıyı unutmayan, kimi zaman onun ağzından konuşan, kimi zaman sorgulayan, kimi zaman düşleyen, ama her zaman sanat yapıtının ve yaratıcılığın sorunsalını irdeleyen denemeler..." Phoibe


COTE: [TUR-L] [EDGU-39600]
(214 sayfa)

Ferit Edgü, né en 1936 à Istanbul, est nouvelliste, romancier, essayiste et critique d'art. Après avoir achevé ses études à l'Académie des beaux-arts d'Istanbul, il a vécu à Paris de 1959 à 1964. Il a dirigé ; à partir de 1977, sa propre maison d'édition d'art Ada. Son recueil de nouvelles Bir Gemide (« Sur un bateau », 1978) reçut le prix Sait Faik, Ders Notlari (« Les Notes de cours », 1979) le prix de la Société de la langue turque. Parmi ses nombreux autres recueils de nouvelles, citons également Binbir Hece (1991), Maria (1999), Do Sesi (2002), Avara Kasnak (2005). Son roman O (« Lui », 1977), traduit et publié en français en 1989 sous le titre Une saison à Hakkari, fut adapté au cinéma par Erden Kiral. Eylülün Gölgesinde bir Yazdi (« C'était un été à l'ombre de septembre ») reçut le prix de Sedat Simavi 1988. Dans ses nouvelles, Ferit Edgü exprime surtout son angoisse face à l'absurdité de la vie : « être conscient, n'est-ce pas cela l'angoisse ? » Il apparaît comme l'un des pionniers de la littérature existentialiste en Turquie.

http://www.universalis.fr/encyclopedie/ferit-edgu/

7 May 2010

Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık

Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık adlı bu yeni kitabıyla, yazı serüveninin en başından beri attığı tüm adımlara basarak geri dönüyor, yalnızca kitapları değil dünyanın kendisini de bir metin olarak olarak okuyan bir edebiyat geleneğinin izini sürüyor. Bir süredir vermekte olduğu yaratıcı yazarlık derslerinden yola çıkarak, gerçekliği yazı yoluyla yeniden kurmanın araçlarını, yöntemlerini sorguluyor. Gülsoy, kurmacanın bilinen sınırlarıyla ihlâl edilebilir kurallarını açımlarken, bir büyüyü bozuyor ve okuyanla yazan arasındaki sessiz anlaşmanın kurallarını alt üst ediyor. Sözün kısası, anlatacak bir hikayesi olanlara 'okunaklı'bir anlatı kurmanın yollarını işaret ediyor. Yolları çatallanan yazı bahçesinde kaybolmasınlar diye.

COTE: [TUR-8] [GULS-40013]
(221 sayfa)

Né en 1967, il a commencé sa carrière sa carrière littéraire comme éditeur et a écrit dans un bi-mensuel, le magazine Hayalet Gemi. Ses travaux explorent les potentiels métafictionnels liés à la question de la «contrainte». Il a aussi produit des travaux d'hypertexte interactifs sur Internet explorant des nouvelles voies de récit. Il a publié 11 livres en Turquie jusqu'à présent. En plus des histoires courtes, il a trois romans et a reçu de nombreux prix pour son oeuvre. Il travaille également comme ingénieur pour la science biomédicale, comme psychologue et enseigne également la littérature. Son dernier roman, Une semaine de Bonté à Istanbul, a été traduit en chinois, en Macédonien, en roumain et en bulgare..

http://www.muratgulsoy.com/

6 May 2010

Proverbes Turcs et Français

A

Abdal ata binince bey oldum sanır, şalgam aşa girince yağ oldum sanır
.

Kimi görgüsüz ve eğitimsiz kimseler bir rastlantı sonucu lâyık olmadıkları önemli bir işin başına geçseler ya da bir mevki elde etseler, aptalca davranmaya, o yerin adamı gibi görünmeye ve böbürlenme ye başlarlar. Dahası, bunun kendi hakları olduğunu da ileri sürerler. Abdalın atından daha değerli birşey yoktur. Ona binince rahatladığı için, kendini varlıklılarla eş değerde görür. Yokluk içinde bulunan, aşağılık duygusunu yenememiş kişiler en değerli gördükleri şeyleriyle kendilerini göstermek isterler.

Abdalın dostluğu köy görününceye kadar

Abdal gezgin olduğu için, gezdiği yerlerde gereksinimlerini karşılayacak kişilerle ilişki kurarlar. Doğal olarak bir süre sonra da o yerden ve kişiden ayrılıp, başka bir yere gider, başka kişilerle ilişki kurarlar.
İlişkilerinde kişisel çıkarlarını öne çıkaran kişilerle arkadaşlık yapılmamalıdır. Çünkü çıkarcı kişiler, isteklerine kavuştukları an, yanındakileri terk ederler. Dolayısıyla onlara güven olmaz.
Çıkarı için yakınlık gösterip dostluk kuran kimse, beklediği yararı elde ettikten, işini yürütecek başka yollar bulduktan sonra sizinle olan ilişkisini keser.
Abdalın korkağı, taşın büyüğüne sarılır.


abdal Ar. abd¥l, a. esk.
1. Gezgin derviş: “Varıp yaslanayım Hacı Bektaş'a / Abdalın olayım çullar içinde” -Gevheri. 2. Dilenci kılıklı, üstü başı perişan kimse. Güncel Türkçe Sözlük
1. Çingene. 2. Dilenci. 3. Davul, zurna çalan, çalgıcı (çokça çingene). 4. Sünnetçi.
Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü


1. Serseri. 2. Avâre. 3. Tembel. 4. Beceriksiz. 5. Deli. 6. İtibarsız. 7. Kul, köle: Abdalın olam bana kötülük etme. Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü

Tamahkâr, açgözlü, cimri. Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü

Yaşlı adam. Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü

Ar. abdal: abdal; kimseye kötülüğü dokunmayan iyi niyetli kimse: Düz yolun düz Abdalıyam Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü

1. Genel olarak gezginci dervişlere verilen ad. 2. Yetmiş ermişe verilen ad. 3. Anadolu'da göçebe bir halkın adı. 4. Afganistan'da bir Türk boyunun adı. BSTS / Tarih Terimleri Sözlüğü1974

Gezgin dervişlere verilen ad. Kimi halk ozanlarının adlarına eklenerek kullanılır: Yeşil Abdal, Pir Sultan Abdal, Muhittin Abdal vb. gibi. BSTS / Yazın Terimleri Sözlüğü 1974

Kalender, derviş. Tarama Sözlüğü 1963

1. Safeviler devrinde İran'da yaşayan Türk oymaklarından biri. 2. Anadolu'da yaşayan oymaklardan bazısı: Geygel Abdalları. Güncel Türkçe Sözlük

1. Gezgin derviş.2. Dilenci kılıklı, üstü başı perişan kimse. Kişi Adları Sözlüğü

5 May 2010

Lune et Prune, Ay may

L'origine de la comptine, cette formule que les enfants glissent au début d'une séance de jeu, est mystérieuse et controversée. Issue du chiffre qui précède la lettre, la comptine renvoie aux débuts. Début de l'être, début de la société, début de la communication. Sa nature est insaisissable.
C'est pourquoi il n'est pas question ici de chercher à définir la comptine turque, mais de la donner à lire et à dire. Il s'agit de faire pénétrer le lecteur dans ce fantastique laboratoire de langue et de culture qu'est la comptine. L'enfant en effet s'approprie la parole adulte, la manduque et l'enrichit d'énergies nouvelles. C'est le lieu de la parole sauvage zébré d'éclairs extérieurs. La comptine se transmet à la vitesse du son. N'est-il pas merveilleux de retrouver à Konya, au coeur anatolien de la Turquie, la comptine : «En ti ta /Jini jini pa / Kay sen siz / Geve dizi diz / Diz on suz (...)», qui, partie d'Ile-de-France sous la forme : «Un deux trois / Nous irons au bois / Quatre cinq six / Cueillir des cerises / Dix onze douze (...)», poursuit sa route en changeant de forme. L'univers chaleureux de l'enfance reste en chacun de nous, progressivement recouvert par le loess de la socialité. Mais que vienne le tourbillon de la comptine et cette poussière impalpable est aussitôt balayée, et nous tendons à nouveau les mains de l'innocence dans un monde où tout redevient possible.
(4ème de couverture)

Genre folklorique encore peu étudié, la comptine glissée par le jeune enfant en début de jeu reste d'origine mystérieuse et controversée. Issue du chiffre qui précède la lettre, la comptine renvoie aux débuts de la communication et demeure insaisissable tant chaque enfant se l'approprie et l'adapte à sa guise. Composées partiellement de «mots sauvages» forgés au mépris des règles de la langue maternelle, ces comptines gardent, en quelque sorte, le souvenir de la capacité à prononcer toutes les langues du monde détenue par chacun d'entre nous à la naissance.
Ces comptines proviennent, pour la plupart, des archives de Pertev Naili Boratav - pionnier des études folkloriques turques.

4 May 2010

MO'NUN GİZEMİ

Avustralya’ya gidiyordum. Uçakta, her haliyle garip ve gizemli , genç bir adamla tanıştım. Kendisi Genetik Mühendisiydi. Onunla İnsan kopyalama olgusu üzerine , ürperti verici konuşmalar yaptık. Daha sonra o bana , roman yazmam için , yürek hoplatıcı bir serüven aktardı. Bu serüveni , birbirlerine tutkulu bir aşkla bağlı olan Defne ve Burç adında , liseli iki genç yaşamıştı. Böylece her sayfasında, acaba sorusuyla insanı kuşatan, bu soluk kesici roman ortaya çıktı. Ne var ki, Bu olayda aklıma takılan bazı soruların yanıtlarını , hala bulabilmiş değilim : Yol arkadaşım Burç, gerçek bir insan mıydı? Yoksa ben, gen teknolojisi ve canlı kopyalama yöntemiyle , laboratuvarda oluşturulmuş , biriyle mi yolculuk yapmıştım?

COTE: [TUR-L] [DAYI-39083]
(288 sayfa) 

Çocuk edebiyatının önemli ismi yazar Gülten Dayıoğlu’nun "Mo’nun Gizemi" adlı kitabı, Xlibris Yayınevi tarafından ‘Burtch and Daphne’ ismiyle Amerikalı okurlarla buluştu. Dayıoğlu'nun eserleri değişik ülkelerde yayınlanmıştı fakat Amerika da ilk kez yayınlanıyor.

www.gultendayioglu.com

3 May 2010

Eski Sinagog Meydanı

Almanya’nın Köln ve Freiburg kentlerinde geçen tekinsiz bir hikâye. Cesedi Ren Nehri’nden çıkan eski dazlak Kerstin… Kerstin’in cinayetten mahkûm sevgilisi Türk göçmen Cihad, uyuşturucu bağımlısı Tina’nın kayboluşunun sırrı ve Neo-nazilerin oynadığı 14 kelimelik dehşet oyunu…

Kanlı bir bıçaktan yola çıkarak Cihad’ın masumiyetini kanıtlamaya çalışan kriminolog Aşkın… Uluslararası Suç Merkezi’nin güvenli koridorlarından Almanya sokaklarında dedektifliğe uzanan, gerçekle kurmaca arasındaki sınırın kalktığı bir macera...
Öykü Didem Aydın, paralel iki aşk hikâyesi ve polisiyeyi yarıştırırken en temel insani sorulara da yanıt arıyor: İnsanları bir arada tutan nedir? Konuştuğumuz diller ne anlatamaz? Kimliğimizi belirleyen nerede doğduğumuz mu, nerede büyüdüğümüz mü? Suç ve ceza, masumiyet ve mahkûmiyet, aidiyet ve kimliksizlik kavramlarını sorgulayan, sürükleyici ve sarsıcı bir roman.

2 May 2010

Oğullar ve Rencide Ruhlar

"Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar.
Ben Alper Kamu, birkaç ay önce beş yaşına bastım. Doğum günüm yaklaşırken vaktimin büyük kısmını pencerenin önünde, dışardaki insanları izleyerek geçiriyordum. Hızlanarak, yavaşlayarak, türlü sesler çıkararak ve bir yerlere bakarak yaşayıp gidiyorlardı. Bir gün onlardan biri haline geleceğimi düşünmek beni hasta ediyordu. Ne yazık ki bundan kaçış yoktu. Zaman acımasızdı ve ben hızla yaşlanıyordum.
Hayatımdaki tek iyi şey artık anaokuluna gitmek zorunda olmayışımdı. Zarardan kâr. Uzun süre annem ile babama anaokulunun bana göre bir yer olmadığını anlatmaya çalışmıştım aslında. Bütün rasyonel dayanaklarıyla. Hiçbir işe yaramamıştı maalesef. İlla ki uykumda kan ter içinde tepinmek, servis minübüsü kapıya geldiğinde küçük çaplı bir sinir krizi geçirmek gibi yöntemlere başvurmam gerekecekti derdimi anlamaları için.  

Kepazelik.  
İnsanı kendinden utandırıyorlardı."


COTE: [TUR-L] [CANI-39356]
(204 sayfa)
B.C. (4)

1 May 2010

Dağ

Kitap, Mungan'ın 2005'le 2007 arasında seçilmiş bir bağlam ve akraba izlekler çevresinde yazdığı 72 şiirden oluşuyor. Yazarın bir önceki şiir kitabı Eteğimdeki Taşlar bundan üç yıl önce yayınlanmıştı. Yine Metis yayınlarından çıkan Dağ'ın kapak düzeni, bir önceki şiir kitabında olduğu gibi Hakkı Mısırlıoğlu tarafından yapıldı.
Mungan, Dağ'la ilgili şunları söylüyor:
"Kısa bir yaz tatili yaptım. Bu sırada şiir geldi. Neredeyse kendi geldi. Kendiliğinden geldi. Arka arkaya her gün birkaç şiir yazdığım günlerin hummasına kapıldım. Kendimi tutamıyordum. Ben dursam, elim yazıyordu. Şiire başka bir âlemin kapısından geçilerek girildiğini önceki deneyimlerimden biliyorum elbet. En azından benim şiirle ilişkim, böyle bir ilişkidir."
"Birdenbire o kapıdan geçmiştim" diyen Mungan ekliyor:
"Her şeyi askıya alıp kendimi şiire, onun diline, sihrine, alemine bıraktım. Dağ tutmasına yakalandım. Kitabın adı Dağ. İçimin dağ zamanıydı. Dağ tuttu mu, çıkacaksın. Böyle giderse, yeni yılın ilk günlerinde sizi kendi dağımda bu şiirlerle karşılayabilirim."


COTE: [TUR-L] [MUNG-39354]
(176 sayfa)
B.C.(3)


"Mungan'ın içindeki ‘Dağ’" Orhan Kâhyaoğu, Radikal Kitap Eki

30 Nis 2010

Kasırganın Gözü

Kısacık, okundukça açılan, farklı yönlere uzanan bu sarsıcı metninde Necati Tosuner, balkondaki yalnız adamın, kendini oynayan yabancının şimdisini anlatıyor bize; geçmişteki acılarla geleceğin karabasanları arasına sıkışmış bir şimdi bu: Yalnızlıklardan yalnızlıklara damıtılmış bir koku, kendini kesmeye yatkın bir bıçak, yere düşen bardak ve balkondan gördükleri... Anılar, sevgili ve sevgisiz yüzler, yürünmüş geçilmiş sokaklar, söylenmemiş sözler... Karanlık bir gelecek. Kasırga.Düşüyor.Bardağın düşüşü gerekenden ve beklenenden -yani bilinenden- uzun olmamıştı. Kısa da olmamıştı. Bardak uçmaz, düşer. Düşerken bağırmaz, yardım çağırmaz. Sövmez de. Bardağın düşüşünü cep telefonuma aldım, sonradan onun düşüşüne, düşerken takla atışına, kaç takla atışına bakacağım sanılmasın. Çünkü öyle bir telefonum yok. Olmasını da istemedim. Gözlerimi kapatıp, bardağın kaç takla attığını düşleyerek keyiflenecek de değilim. Ben bardağa benzerim, keyiflenmem. -Bak sen!- Ben bir bardağım demek istemiyorum. Bardağı övmekten ya da yermekten kaçındığım için, ben bir bardak değilim demek de istemiyorum. Demek istiyorum ki, bardak düşerken... SEN nerdeydin, bardak dolarken!

COTE: [TUR-L] [TOSU-39072]
(66 sayfa)

29 Nis 2010

Kuru Sevda

Hikayenin Konusu:

Bir köylünün gördüğü bir rüya üzerine, köyde bir türbenin yapılması.

Ana fikir:

Eğitimsiz köylü, boş ve yanlış inançlara çok çabuk kapılabilir.

Ana Hatlarıyla Vaka:

Şık Arif adlı bir köylü rüyasında bir ermiş görür. Ermişin onu Müslümanların başkanı seçtiğini, bütün köyün onunla birlikte cennete gideceğini söyler. Bir de köyün tepesinde dinimizin en ulu evliyasının mezarı olduğunu, bunu bulup oraya bir türbe yapmalarını istediğini tüm köylüye duyurur. Köylü de hemen galeyana gelip, hep birlikte mezarı aramaya koyulur. Sonunda bir kafa kemiği bulurlar ve bunun evliya olduğunu ilan ederler. Hemen oraya bir türbe yaparlar. Kafayı da ziyarete gelenlerin görmesi ve öpmesi için duvara asarlar. Tabii bu arada Şık Arif de ermiş ilan edilir. Hikaye biter.

Şahıslar Dünyası:

Şık Arif hikayenin kahramanıdır. Şık Arif’ in olay içindeki rolünden başka bir özelliği verilmemektedir.

Hikayede bir de Tellalcı Osman vardır. Yalnızca bir yerde, tüm köylüyü camide toplamak için tellal çağırmasıyla geçiyor.

Olay Örgüsü:

Hikaye, Şık Arif’ in rüyasını Tellalcı Osman’ a anlatmasıyla başlıyor. Köylünün rüyaya inanıp, evliyanın mezarını aramaya çıkmasıyla gelişip, türbenin yapılmasıyla bitiyor.

Mekan:

Gerçektir,bir köyde geçer.Fakat hikayede yalnız olay verilmiş, mekan tasviri yapılmamıştır.

Bakış Açısı:

Hikaye de üçüncü tekil anlatım kullanılıyor. Olayı gören, ama bire bir yaşamayan biri tarafından aktarılıyor.

Zaman:

Gerçektir. Geriye dönülen zaman kullanılır. Roman- sayfa 13: <…. daha önce kendi akıllarındakinin aynısı olduğu için midir, dillere destan ettiler. >

COTE: [TUR-L] [MAKA-39008]

(183 sayfa)

http://www.kitapanalizim.com/

26 Nis 2010

Yurdum Benim Şahdamarım

Ahmet Arif hasreti 'Yurdum Benim Şahdamarım'la bitiyor!

Usta şair Ahmet Arif'in ilk ve tek kitabı 'Hasretinden Prangalar Eskittim'de yer almayan, dergilerde kalmış gençlik şiirleri ve yayımlatamadığı son şiirleri ilk defa bir kitapta biraraya geliyor.

Uzun yıllardan sonra şairi okurlarıyla buluşturan 'Yurdum Benim Şahdamarım'da şairin el yazıları, çeşitli fotoğrafları ve Adnan Binyazar, Metin Demirtaş ve Veysel Öngören'in Ahmet Arif şiiri üzerine kaleme aldıkları yazılar da yer alıyor. Şairin birçok şiirini gün ışığına çıkaran bu önemli çalışma, şiir sevenler ve edebiyat araştırmacıları için bir başvuru kaynağı niteliğinde.
(Arka kapak'tan)

25 Nis 2010

Bir Ülkeye Ağıt: Annus Horribilis

"Annus Horribilis", yani "Dehşet Yılı"...
Türk basınının duayenlerinden ve en onurlu seslerinden biri olan Doğan Özgüden, 1993 yılını böyle nitelendirmişti...
Gerçekten de 1993 yılı, yaşanan son derece dramatik olaylar ile tam bir "dehşet yılı" olmuştu.
Elinizdeki "Günlük" o yılda yaşananlardan kesitler sunuyor ve bugün haklı çıkan öngörülerde bulunuyor.
(Arka Kapak)


COTE: [TUR-L] [ZARA - 39789]
(208 sayfa)
M.S. (1)

24 Nis 2010

TARİHİN IŞIĞINDA

- Biz hepimiz kendimize göre birer Enver Paşayız. Elimize fırsat geçse nice Enver Paşalıklar yaparız. Onun için birinci harbin komutanlarının aceleciliğini ve hayalciliğini hak vermesek de anlamak lazım.

- Dünyada hiçbir doğru dürüst devlet yoktur ki dini kontrol etmesin. Bunun demokratik gelişmemişlik düzeyiyle de ilgisi yoktur. Büyük dinlerin yapısı ve ananesi böyledir

- Fatih doğu ve batı dillerine hakimdi. Kanuni bir kuyumcu, IV. Murad ressam ve müzisyen, II. Abdülhamid usta bir marangozdu. Abdülaziz şark ve garp musikisinde eserler bestelemişti.

- "Türkiyeli" ismi tercüme edilemez, içeriği bakımından bu kelimeyi teklif edenlerin de amacını zaten karşılamaz. Başka bir kimlik kullanmak isteyenler bunu ifade edebilirler. Ama bunun için ülke yurttaşlığının ve kimliğin adını değiştirmelerine lüzum yoktur, hakları olduğunu da zannetmiyoruz.

Tarihçi İlber Ortaylı sıra dışı analizlerine ve güçlü yorumlarına devam ediyor. Kendisine has bakış açısıyla geçmişi "Tarihin Işığında" ustaca değerlendiriyor.
Arka kapak


COTE: [TUR 93] [ORTA-40009]
(231 sayfa)
M.Y.(1)

23 Nis 2010

Yağmur Sıkıntısı

Yağmur Sıkıntısı, şiirlerinin yanı sıra yazdığı romanlar ve tiyatro oyunları da ilgiyle karşılanan Oktay Rifat’ın (1914-1988) bütün oyunlarını bir araya getiriyor: “Kadınlar Arasında ya da Fettah Paşalar”, “Birtakım İnsanlar”, “Atlarla Filler ya da Dirlik Düzenlik”, “Çil Horoz” ve “Yağmur Sıkıntısı”.
Gerek romanlarında gerek oyunlarında, ekonomik ve kültürel alanda toplumda yaşanan değer değişimlerinin bireyler üzerindeki etkilerini irdeleyen Oktay Rifat’tan şair işi oyunlar… “Bir duman içindeyim ben de. Günüm güne, gecem geceye benzemiyor. Yatakta gözlerim faltaşı gibi açık, ayakta uykuda gibi. Yemiyorum, içiyorum. Dövse beni okşamış gibi geliyor. Kovsa beni çağırıyor diyorum. Surat asıyor, gülümsediğini sanıyorum. Bağırıyor, işte gönlümü alıyor, diye düşünüyorum. Sevmekle düşmanlık karıştı. Küçük Hanım’ı kızdığım için seviyorum, karımı acıdığım için dövüyorum. Gülmekle ağlamayı ayıramaz oldum. Ellerimin biri bende, biri onda. O bakınca görüyorum. Duyarsa işitiyorum. Ağzım açık, onu öpersem kapanabilir.
Kollarım sarkık, yalnız ona sarılabilir.”

22 Nis 2010

Hiçbiryer

Erkeklerin hikayesi neden yok?
Hikaye biriktiren, hikayeleriyle birbirine tutunan, hikayeleriyle yarışan, hikayeleriyle konuşan kadınlara inat, neden bunca sessiz erkekler dünyası!
Gürültüden yana zengin, sözden yana fakir! Kadınları erkeklerin "burada" olmamasından şikayet eder daima. "Burada" olmayan erkekler nerededir? Eğlenen, oyalanan, yarışan, ama konuşamayan sessiz erkekler korosu.
Sessiz erkekler korosundan bir karakter: Şahin! Adı Şahin, gönlü turna. Sevdiğinin artık yanında olmadığını fark ettiğinde, uçmaktan vazgeçip yere inen turna.
Dünyadan uzaklaştıkça kendine yaklaşan. Kendine yaklaştıkça göle dönüşen Şahin.
"Ol"duğu yerden vazgeçen. Durduğu yerden vazgeçen. Doğduğu yere dönen, ama varamayan.

(Arka Kapak)

21 Nis 2010

Ben Bir Gürgen Dalıyım

Yazma serüvenini “hayatı kelime kelime genişletmek” olarak adlandıran Hasan Ali Toptaş, metinlerini birer senfoniye de dönüştürerek, dışarıyla içerinin, görünenle iç dünyanın, gerçeklikle rüyaların, somutla soyutun çarpışmasından doğan tekinsiz bir atmosfere çağırıyor okurunu. Tam bir yazı ustalığıyla, Türkçenin imkânlarını sonuna kadar zorlayarak, edebiyatın büyülü dünyasına kapılar açarak... “… ben de, neden olmasın belki uçarım diye, hemen kanat çırpmaya başladım. Daha doğrusu, ne kadar yaprağım varsa hızla açıp kapadım. Böyle yapınca, ilkin, yemyeşil bir hışırtıya boğuldum tabii. Öyle ki, ellerindeki baltalarla üzerime yürüyen adamlar bile bu hışırtıyı duyunca bir an için duraksadılar. Derken, onların şaşkın bakışları altında, tıpkı bir kuş gibi yerden havalandım ben ve boşlukta, tıpkı bir kuş gibi uçmaya başladım.”

20 Nis 2010

Cumba

‘Cumba’, Karin Karakaşlı’nın Agos gazetesinde 1996-2008 yılları arasında, aynı isimli köşesinde yayımlanan yazılarından bir seçki. Karakaşlı, bundan on bir yıl önce, Hrant Dink’in teklifiyle başladığı Agos yazılarının, hayatının en önemli duraklarından biri olduğunu söylüyor. “O Cumba’da büyüdüm sonraki zamanda. Önceleri cümlelerim daha kocamandı, şu ağız dolusu cinsinden. Pek de muzinpti üstelik. Derken öğrenmeye başladım.” diyen Karakaşlı, söz konusu yazılarının en beğendiklerinden bir demetle okurun karşısına çıkıyor. 1998’de öykü dalında Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü’nü kazanan Karakaşlı’nın, ikisi öykü, biri roman, diğeri de gençlik romanı olmak üzere, yayımlanmış dört kitabı bulunuyor.

19 Nis 2010

Ay Denizle Buluşunca

"Annesinin ölümünün ardından bir türlü kendine gelemeyen Deniz, babasının yeniden evlenmesiyle daha da mutsuz olur. Babasının ve kendisinden dostluğu dışında bir şey istemeyen yeni eşi idil'in ısrarlarına rağmen, uzak bir şehirde oturan teyzesi ve eniştesiyle yaşamaya karar verir. Ev, Deniz için sadece yaz tatillerini geçirmek zorunda olduğu bir mekândır, kesinlikle bir yuva değildir. Hatta babasıyla yeni eşinin yaşadığı evi kendisi için yuva kılmamaya kararlı bir tavır sergiler. Ölen annesine yazdığı mektuplar sayesinde yaşama tutunmaya çalışan Deniz, o yaz tatilinde de baba evine gönülsüz gelmiştir.
Ailesinin yeni taşındığı sokakta, karşı evde Aykızı adında sıcakkanlı, duyarlı bir genç kız oturmaktadır. Aykızı'yla kurduğu arkadaşlık, Deniz'in çok hoşuna gider. iki genç en gizli sırlarını paylaşır, kalplerini birbirlerine açarlar. Aykızı, Deniz'in idil'e karşı davranışlarını eleştirince araları açılır ama. Geçirdikleri küslük dönemi, iki gencin de kendilerini farklı konularda sorgulamalarına yardımcı olur. Sonu mutlu mu biter romanın yoksa hüzünlü mü, onu öğrenmeyi romanı okuyacak on iki yaş ve üstü gençlere bırakalım." Aslı Tohumcu

18 Nis 2010

İnsan Neresi...

1989’dan 2006’ya yayımladığı 13 şiir kitabıyla en üretken şairlerimiz arasında yer alan Aziz Kemâl Hızıroğlu, yazın yaşamına bir de roman (Tabanımdaki Çamur, 1996) sığdırmıştı. Hemen hemen her dergiye şiir yetiştiren Aziz Kemâl Hızır oğlu 14. şiir kitabına ilginç bir ad bulmuş: “İnsan Neresi” (Parşömen Yayınları, Mart 2009, 80 sayfa). Sevgili Aziz Kemâl’in, “Trajik ve yanıtı ikircikli bir soru, bu kitabın adı... Sahi Ustam ‘İnsan Neresi?” diye imzaladığı kitabında 42 şiir yer alıyor. Sorunun yanıtını, kitaba adını veren şiirde buluyoruz. Ruşen HAKKI

COTE: [TUR-L] [HIZI-39192]
(80 sayfa)

17 Nis 2010

Sarmaşık

2002 kışı, İstanbul. Ali Ferah, renkkörü hastalığına yakalanmış bir portre ressamıdır; Nobel ödüllü ilk Türk yazarı Salim Abidin ise artık harfleri tanıyamaz hale geldiği nörolojik bir hastalığın pençesindedir. Aynı yaşlardaki bu iki insan bir doktorun muayehanesinde tanışır ve akıllara durgunluk veren tesadüflerle sarmaşık misali birbirlerine dolanırlar. Hayatlarında kimler yoktur ki: Ali Ferah'ın katatonik şizofren kız kardeşi Hayal, tuhaf saplantıları olup hep aynı hikâyeyi anlatan annesi, Paris'ten apansızın çıkıp gelen eski sevgilisi Celine, İstanbul'da tutunmaya çalışan Ruslar Nadya, Oleg ve Ludmilla, evliliğinin dağıttığı Sedef, bir cinayetin aralarına soktuğu Kıbrıslı savcı ve konuk misafirler Picasso, Van Gogh, Nabokov, Milan Kundera... Doğrusu, her insan görünen yüzünün arkasında tuhaf bir hayat sürdürüp, pisliklerle dolu sırlar barındırmaz mı? Ayrıca, hanginiz kendi hayatınızda irin akıtan bir taraf olmadığını iddia edebilirsiniz?

16 Nis 2010

Huzursuz Bacak

İçimde yıllar sonra memlekete dönmüş olmanın sevinci, ellerimde bavullar, havaalanının kalabalık telaşından kurtulup bir taksiye doğru yürürken azıcık terlemiş alnıma huzurun sessiz, sakin, ama garip bir şekilde ürpertici eli dokunuverdi... Bavulları bıraktım, terimi sildim. Tam bu sırada o boz renkli kertenkele, ayaklarımın ucundan sessiz, sakin ama garip şekilde ürpertici bir bakışla süzülerek geçip gitti.

13 Nis 2010

Gezi Fısıltıları

Işıl Özgentürk bu kez "gezi cadısı" kimliğiyle haritanın yırtılmış, olmadık bir yerine, farklı coğrafyalara götürüyor okuru... Latin Amerika, Balkanlar, Uzak Doğu... Che'ye dostlardan selam götüren, mutlululuğun resmini Küba'da gören; Saraybosna'da hüzün yumağına dönüşüp Bangkok sokaklarında içten içe ağlayan bu kitapta Özgentürk kalbini ortaya koyuyor; sadece kalemini, kültürel birikimini, gördüklerini değil... Bir söz vardır, "insan her gittiği yere kendini de götürür" denir. Özgentürk bu kitabında gitmeden önce o yere ilişkin okuduğu tarih ve arkeoloji kitapları, romanlar, izlediği filmlerle gezi izlenimlerini ve gözlemlerini birleştirince gittiği yerlere daha bir anlam katıyor, geziyi daha bir anlamlı kılıyor. Işıl Özgentürk "Bırakın yol size sırlarını sunsun ve siz o sırlar dünyasında yepyeni bilgelikler edinin" diyor ve ekliyor: "Ve kendinizi yolun büyüsüne bırakın." (Arka kapak)

COTE: [TUR-91] [OZGE-38968]
(135 sayfa)

1948'de Gaziantep'te doğdu. Çocukluğu ve ilk gençliği bu kentte geçti. İ. Ü. İktisat Fakültesi'nde okudu. Üniversite yıllarında çeşitli tiyatrolarda hem yazar hem de oyuncu olarak yer aldı. Daha sonra çocuk edebiyatı alanında çeşitli ürünler verdi. Ardından yetişkinler için yazmaya başladı. Uzun yıllar Cumhuriyet'te röportajlar yaptı. Film senaryoları ve oyunlar yazdı. “Seni Seviyorum Rosa” ve “İstanbul Annendir Çocuğum” (Belgesel) filmlerinin senaryosunu yazdı ve yönetti. Film 11. İstanbul Film Festivali'nde 1992 Jüri Özel Ödülü'nün yanında ulusal festivallerde pek çok ödül kazandı ve yurtdışında çeşitli festivallerde Türkiye'yi temsil etti. Radyolarda çeşitli sohbet ve eğitim programları yapmakta olan Özgentürk, Cumhuriyet'teki köşe yazılarını da sürdürmektedir. Ayrıca, beş yıldır Kadıköy Belediyesi Aile Danışma Merkezi'ne bağlı Film Atölyesi'ni yönetmektedir. Yazarın senaryoları ve kitapları şunlardır: Senaryoları: “At” (1981), “Yılanı Öldürseler” (1981), “Bekçi” (1986), “Su Da Yanar” (1987), “Seni Seviyorum Rosa” (1992), “Balalayka (2000), Yuvadan Bir Kuş Uçtu (2003). Kitapları: “Kuş Ne Kadar Öter?” (Çocuk edebiyatı), Hayat Okulu (Çocuk edebiyatı), Mavi Karaca (Çocuk edebiyatı), Dünya'ya Masallar (Çocuk edebiyatı), Sessizlik ve Sırdır Ötesi, Hiçbirimiz Masum Değiliz.

12 Nis 2010

TARİHİN SAKLANAN YüZü

Geçmişimizdeki insan ilişkileri üstüne sanat alanında değişik çeşitlemeler yapma ve bunları insanlığın evrensel serüvenlerine armağan edebilme olanakları kısırlaşıp bücürleşti.

Daha önce yayınlanmış olan İdam Edilen 44 Vezir-i Azamın Dramı adlı kitapçıkta aynı ailenin kendi çevresindeki üst düzey kullara ne kadar acımasız ve ölümcül davrandığının profilini çizmeye çalıştığımız gibi...

Her iki kitap da Osmanlı ailesinin şimdiye dek su yüzüne çıkarılmak istenmemiş siyasal cinayetlerinin insanı dehşete düşüren kanlı bir antolojisidir.

Dondurulmuş ve çarpıtılmış bir tarih dogmatizmiyle insan aklının ortaklaşa yarattığı evrensel ve görkemsel sanat ve bilim kubbelerinden hiçbirine merdiven kurulamaz. Arka Kapak'tan

11 Nis 2010

Kürtler

"Bu yalnız Kürtlerin değil, Türklerin de kitabı. Biraz da Türkiye’de demokrasinin hallerine ışık tutan bir kitap.
Tarihî araştırma hiç değil. Bir gazetecinin notları. Ya da gündemine hâkim olmaya çalışan bir gazetecinin günlüğü sayılabilir. İddiası tarih yazmak, bir sorunu gelmişiyle geçmişiyle yerli yerine oturtmak da değil. Zaten böylesi, bir gazeteci için fazla iddialı olur.
Ne yapar gazeteci ?
Yola koyulur, gözler. Konuşur, izlenim edinir.
Kendisine söylenenle yetinmez, kafaların arkasında, kapalı kapılar ardında ne var, görmeye çalİşır. Kendini karşısındakinin yerine koyar, anlamak ister. Önyargılardan sıyrılarak değerlendirmeye çalışır gördüklerini, duyduklarını, öğrendiklerini. Not eder, haberleştirir, yorumlaştırır.
Bir kısmını da bekletir, ileride işine yarar diye saklar. Sonra bir gün hepsini harmanlar, daha kalıcı olabilmek umuduyla kitaplaştırır. Çünkü gazete yazısının yirmi dört saatlik ömrünün farkındadır gazeteci. Bu nedenle iz bırakabilmek hevesiyle kitap yazar.
'Tank Sesiyle Uyanmak', 'Demokrasi Korkusu', 'Tarihi Yaşarken Yakalamak', 'Özal Hikâyesi', 'Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım'dan sonra altıncı kitabım 'Kürtler' böyle ortaya çıktı.
Hazırlığı on sekiz yıl öncesine gidiyor.
Yazılması iki yıl sürdü.
PKK’nın Şemdinli ve Eruh baskınları 1984 yılı ağustos ayında patladı. O tarihte 'Cumhuriyet' gazetesinin genel yayın yönetmeniydim. Kürtleri, Güneydoğu’yu, Kürt sorununu öğrenmeye başlarken ne kadar bilgisiz olduğumu da gördüm.
1992 yılı başından itibaren 'Sabah' gazetesinde daha çok zaman ayırdım bu konuya. Sonra 'Milliyet'te devam ettim. Defalarca yalnız Güneydoğu’ya değil, Kuzey Irak’a, Beyrut’a, Bekaa Vadisi’ne, Şam, Washington, Londra ve Paris’e giderek sorunu değişik boyut ve oyuncularıyla kavramaya gayret ettim. Dağda askerle de yattım, PKK’lıyla da... Cumhurbaşkanları, başbakanlar, Genelkurmay başkanlarıyla da konuştum, Apo’yla da...
Türkiye Cumhuriyeti’nin PKK’ya karşı verdiği mücadelenin haklı ve meşru olduğunu savundum. Ama aynı zamanda devletin bu mücadeledeki yanlışlarını da eleştirdim.
Her türlü duyarlığı hissetmeye çalıştım.
Elbette eksiği gediği olan bir kitap. Bir fotoğraf çektim. Ne kadar net, bilemiyorum. Ama başkaları da fotoğraf çektikçe, görüntünün iyileşeceğine inanıyorum.
Tarihi geri çevirmek olanaksız!
Yaşananlardan ders çıkarıp geleceğe umutla bakalım."

Hasan Cemal, kitabın önsözü, 5 ocak 2003

COTE: [TUR-L] [CEMA-200237]
(587 sayfa)