6 Mar 2010

La bâtarde d’Istanbul

Chez les Kazanci, Turcs d’Istanbul, les femmes sont pimentées, hypocondriaques, aiment l’amour et parlent avec les djinn, tandis que les hommes s’envolent trop tôt - pour l’au-delà ou pour l’Amérique, comme l’oncle Mustafa. Chez les Tchakhmakhchian, Arméniens émigrés aux Etats-Unis dans les années 20, quel que soit le sexe auquel on appartient, on est très attaché à son identité et à ses traditions. Le divorce de Barsam et Rose, puis le remariage de celle-ci avec un Turc nommé Mustafa suscitent l’indignation générale. Quand, à l’âge de vingt et un ans, la fille de Rose et de Barsam, désireuse de comprendre d’où vient son peuple, gagne en secret Istanbul, elle est hébergée par la chaleureuse famille de son beau-père. L’amitié naissante d’Armanoush Tchakhmakhchian et de la jeune Asya Kazanci, la ” bâtarde “, va faire voler en éclats les secrets les mieux gardés. Avec ses intrigues à foison, ses personnages pour le moins extravagants et l’humour corrosif qui le traverse, La Bâtarde d’Istanbul pose une question essentielle : que sait-on vraiment de ses origines ? Enchevêtrant la comédie au drame et le passé au présent, Elif Shafak dresse un portrait saisissant de la Turquie contemporaine, de ses contradictions et de ses blessures.

COTE: [FRA-L] [SHAF-38761]
(319 sayfa)

28 Şub 2010

Hayat Bir Emrin Var mı ?

Nerede bir Cezmi Ersöz yazısı, şiiri görsem, önce okumak isterim. Neden? Nedenini de hem bilirim, hem bilmem. Bilirim: Varlığı, bitimsiz muhalefettir onun. Bilirim: Bir kaşiftir o. Bilirim: Bir ''kendinde üslup'' tur o. Bilirim: Yunus' un genleri vardır onda. Bilmeme de: Benim sözcüklerle tanımlamaya kalkıştığım Cezmi Ersöz yazısı, o sözcüklerin dışına taşar sürekli. Bilmem: Bildiğimi sandığım anda, vaha avlayacaktır beni... Yaşamı ve öğrenmeyi seçtiğim için, bilmem. Soruyor: ''Hayat. Bir Emrin Var mı?'' 
Hulki Aktunç  
(Arka kapak)

COTE: [TUR-L] [ERSO-39355]
(190 sayfa)
B.C.(1)

27 Şub 2010

Seçme Hikayeler

“Hayvanların içinde insanoğlu dilini en anlayan, anlar görüneni köpektir. Birçok kelimeleri anlar da. İnsanoğlu ile arasındaki lügatçe öteki hayvanlarkinden bir hayli zengindir. Köpek çocuğun sözlerini anlamış, susmuştu. Çocuk şarkıya başladı.
Karakolda ayna var ayna var
Kız kolunda damga damga var
Gözlerinden bellidir Karabaş
Sende de bana sevda var.

Çocukların hayal dünyalarına denizin mavisini, balıkların pulların, martıların sesini, insan, tabiat ve hayvan sevgisini kısaca "...sevmekle başlayan her şeyi" katan birbirinden güzel öyküler, Cem Kızıltuğ'un kaleminden yine birbirinden güzel görsellerle çocukların dünyasında hayat buluyor.

20 Şub 2010

Buzul Çağının Virüsü

''Buzul Çağının Virüsü'nde Bener'in ustalığının yeni bir aşamasına tanık oluyoruz. Yazar bu yapıtında alışılmış anlatım kalıplarını kırarak yaşamayı kısıtlayan bütün koşullara ve olgulara karşı dilin coşkunluğunu ve yoğunluğla meydan okumaktadır. Bener'in ince alaycılığı da anlatımın şiirselliğine ayrı bir boyut kazandırmaktadır. Buzul Çağının Virüsü'nün Türk edebiyatında seçkin bir yeri olacağına inanıyorum.'' - Cevat Çapan-
''Faulkner'ın söz kurpiyeliği çağrıştıran örtük bir kurgulama ile 'öykü'lerini dağıtıyor, topluyor Bener bu romanda. İmbikten geçirilmiş, eleyerek kayda geçirilmiş bozbulanık, bir o kadar da saydam bir panorama getiriyor Buzul Çağının Virüsü: Son 40 yılın Tükiyesi, taşra(lar), kırık umutlar, deccal, direniş, yayı gevşetilmiş tutkular, kırık yaylar, tam bir hüzün konçertosu. Bu zorlu romanın konfeksiyon tipi okuru terleteceği açıktır. Ama, yazınımızın en usta işi örneklerinden birini, hele bir de güzelim bir aşk romanıysa bu , geri dönene okumak da yabana atılacak bir keyif değildir.'' - Enis Batur-

COTE: [TUR-L] [BENE-38909]
(217 sayfa)

Bir Yeryüzü Tanığı

Aşağılara uzayıp giden aşağılara bakıyor Bir adam eşeğine odun yüklüyor, yüzünün sol yakasına kuşlar üşüşüyor.
Köpeği, torbası ve toprak bir testi
Ovada bir resimde durur gibi duruyorlar.
(Önünde çekilmiş, iki güvercin işlemeli bir perdenin.) Bir kadın, bir gök parçası, üç beş ağaç Uzakta dışında onların.
Deniz?
Deniz oralı değil: Yineleyip duruyor kendini.
Bakıyor o:
Yakasını bırakmayan tanıklığına dünyanın.

13 Şub 2010

Kara Çığlık

Kara Çığlık, 1960'lardan bu yana 27 kez Kara Afrika ülkelerine gitmiş olan Hıfzı Topuz'un, orada yaşadıklarından, gördüklerinden, dinlediklerinden esinlenerek Afrika'nın yakın tarihine ışık tuttuğu belgesel bir romandır. İlk kez bir Türk yazar Kara Afrika'nın sorunlarını, kölelerin ve sömürge insanlarının çilelerini, acılarını; emperyalizme ve yeni-sömürgeciliğe karşı direnişini bir roman çerçevesinde ele alıyor. İstanbul'da başlayıp İstanbul'da biten Kara Çığlık'ta, Kongo'nun bağımsızlığı ve özgürlüğü için savaşan, korkunç bir biçimde öldürülen Lumumba ve arkadaşlarının yaşadığı olayları ve büyük tutku fırtınalarını ...
(Arka kapak'tan)

COTE: [TUR-3] [TOPU-39062]
(225 sayfa)

7 Şub 2010

Sarmaşık

2002 kışı, İstanbul. Ali Ferah, renkkörü hastalığına yakalanmış bir portre ressamıdır; Nobel ödüllü ilk Türk yazarı Salim Abidin ise artık harfleri tanıyamaz hale geldiği nörolojik bir hastalığın pençesindedir. Aynı yaşlardaki bu iki insan bir doktorun muayehanesinde tanışır ve akıllara durgunluk veren tesadüflerle sarmaşık misali birbirlerine dolanırlar. Hayatlarında kimler yoktur ki: Ali Ferah'ın katatonik şizofren kız kardeşi Hayal, tuhaf saplantıları olup hep aynı hikâyeyi anlatan annesi, Paris'ten apansızın çıkıp gelen eski sevgilisi Celine, İstanbul'da tutunmaya çalışan Ruslar Nadya, Oleg ve Ludmilla, evliliğinin dağıttığı Sedef, bir cinayetin aralarına soktuğu Kıbrıslı savcı ve konuk misafirler Picasso, Van Gogh, Nabokov, Milan Kundera... Doğrusu, her insan görünen yüzünün arkasında tuhaf bir hayat sürdürüp, pisliklerle dolu sırlar barındırmaz mı? Ayrıca, hanginiz kendi hayatınızda irin akıtan bir taraf olmadığını iddia edebilirsiniz? O zaman gözlerinizi dört açın; ne bir polisiye, ne bir cinayet, ne de bir aşk romanı olan, bunların hepsini üst üste koyup hınzırca taklalar attıran bu roman, size hepimizin kendi kendimizin şeytanı olduğumuzu hem güldürüp hem ağlatarak gösterecek. 20 yaşındayken yayınladığı Hanene Ay Doğacak'la şeytanın yazıcısı rolüne soyunan ve doğastü bir yazma yetisine sahip Şebnem İşigüzel, ironi yaratmadaki becerisini olmadık yerlerde devreye sokan ve kendinizi cehenneme batmış gibi hissettiğiniz anlarda sizi güldürüp kahkaha attırmayı başaran bir yazar. Hem de hayatın atomlarını oluşturan tesadüfleri birbirine çarpıştırarak Nitekim 4,5 ay gibi kısa bir zaman diliminde kaleme aldığı Sarmaşık adlı bu ilk uzun romanıyla, edebiyatımızın gelecekteki divasının ayak seslerini de duyuruyor bize...

COTE: [TUR-L] [ISIG-39117]
(391 sayfa)

Annemin Öğretmediği Şarkılar

Faili meçhul bir cinayete kurban gitmiş dâhi babayla muhteris annenin oğlu. İki kadın arasında parçalanmış yazgısının trajik düğümlerini çözmekte kararlı bir (kahr)aman. Toplumun tımarhaneye dönüştüğünü görünce çözümü hastaneye gizlenmekte bulan bir bilge. Peş peşe ısmarlanmış cinayetleri işlerken, ağır ağır filozoflaşan, cellât geleneğinin son temsilcisi. Ülkenin, bir düzine sayı çarpıcılığında özetlenen ana açmazları ve bir küme sözcükle çizilen anti-kent İstanbul portresi.

COTE: [TUR-L] [ALTU-39009]
(176 sayfa)

Kayıp Gölgeler Kenti

Geçmişin gölgeleriyle dolu bir kent: Prag. Kentin loş sokaklarında dolaşan yabancı bir kadın ve karşısına çıkan geçmişin gölgeleri. Tahta kaplamalı duvarları, sessiz aynaları ve kristal avizeleriyle sonsuzla bugün arasındaki tuhaf bir irtibat bürosu: Cafe Europa. Rusya'nın unutulmaz lideri Josef Stalin'in gizemli ve tehlikeli hayatının açılan sayfaları: gençliği, ilk karısı Kato, 13 yaşındaki sevgilisi Lidia, Batum hapishanesindeki arkadaşları; yeraltı yaşamından Kremlin'e geçişi, ikinci karısı Nadya'nın esrarengiz intiharı. Çok sevdiği Kirov'un öldürülüşü. Seul'e uzanan bir yolculuk. Buğulu tapınaklar, tuhaf rahipler, içinde ölülerin küllerinin saklandığı sıra sıra kavanozlar ve ölülere yazılan mektuplar. Ve tekrar Moskova. İşkenceler hapishanesi Lubianka. İdam listeleri ve Stalin'in ölüm makinesi yakışıklı Yezhov. Stalin'in ilk aşkı ve son gecesi. Bir fırtınanın hayatı.
(Arka kapak'tan)


COTE: [TUR-L] [ERAY-39067)
(215 sayfa)

6 Şub 2010

Hoşça Kal / İlhan Berk'e Mektuplar

"...'kalmış' üç-beş arkadaşla bir şeyler yapmaya çalışıyorum yalnızca, adımlarımı dikkatle atmak zorundayım, yazmaklardan başka bir kurtuluş yolu olmadığını nasıl biliyorum öyle olur. Sen iki son mektubunda da bu yazmaklar teline dokunmuşsun, ki doğrudur. 'Dünyadan şikayeti keselim' sözün çok hoşuma gitti. Ben de biliyorum gereksiz, şiirin içine girerek konuşmak daha iyidir."

Hoşça Kal, şiirimizin ayrık sesi, modern ustası Ece Ayhan'ın İlhan Berk'e yazdığı mektuplar... Hayat karşısında çırılçıplak bir adamın yalnız, kurgulu, acılı iç dökmeleri, iç çekmeleri, yazılara tutunmakları... Örtülmeyen bir yalnızlıkla, baş eğmeyen bir dirençle atan yüreğini açışları dost konağında... Yort Savul'lar gibi, tersten okunan tarihler gibi, hayatı kendine az görmeler, çok görmeler, hiçliği bilmeler, bölmeler gibi. Yine aykırı, yine yalınayak, çakırpençe, bıçkın, bitirim...
(Arka kapak)

COTE: [TUR-L] [AYHA-39017]
(188 sayfa)

Uyku

Şimdi, kulübesinin önünde, çardağın altındaki koltuğunda asma kabağı gibi sallanarak geçmişini seyreden yaşlı bir adamım. Her şeye uzaktan bakıyorum. Bir asma kabağının baktığı kadar uzaktan.
İçim boş.
Bence her insan iki kişidir. Birincisi önden gidip yolu açar. Ama belki de kapatır; emin değilim. Öteki bazen irkilerek, korkuyla; bazen de umut ederek onun peşine takılır.
Önümdeki beni buraya getirdi; ya da arkamdaki adımlarımı izledi ve işte sonunda buluştuk. Geçip gitmiş zaman böyle bir şeydir; ayak izleri birbirine karışır. Köpek yaşlanır, susar. Adını seslendiğinizde başını bile kaldırmaz.
Artık önümde biri yok; kimsenin peşinden gitmiyorum. Biz, iki kişi, yıllarca birbirimize bakmaktan, birbirimizi anlamaya çalışmaktan yorulduk.
İşte ilk yalanımı söylüyorum; iyi bir hikâyenin kahramanı başına buyruk olmalı, kalemi tutanın biçtiği role asla sadık kalmamalıdır!
Aslında en başa gidip her şeyi yeniden yaşamayı ve gerçekten başına buyruk olmayı dilerdim ama yazmakla yetinmek zorundayım. Yaşadıklarımı bir kez de böyle yaratmamın ne sakıncası olabilir ki?
Biz ikimiz; ben ve beni izleyen ya da ben ve benim izlediğim adam; anlamsızlığın keşfinden geliyoruz. Gemimiz bir yıkıntı halinde karaya vurdu. Bütün mürettebat öldü; tanığımız yok. Kıç tarafında hâlâ sallanan şey, bir bayrak değil; tayfalardan birinin donu.

Hüsnü Arkan’dan, gerçekle ütopyanın kesiştiği ve birbirine karıştığı anlara dair bir roman. Bazen ütopyalar gerçeklerden daha can yakıcıdır...
(Arka kapak)

COTE: [TUR-L] [ARKA-38971]
(219 sayfa)

Korkulu Ustalık

“Eskiden” demeli artık: Şairler, eskiden, sadece şiir yazmaz, başta kendi şiirleri olmak üzere Şiir üstüne düşünür, bunun kavgasını da verirlerdi dergilerde; çünkü onların, yaşadıkları topraktan dünyaya, “insanlığa” diyecekleri vardı, ve belki bundan da önemli olarak kendilerine verdikleri bir “söz”leri vardı; bunun peşine düştüler.
Turgut Uyar, “bu söz”ün peşine en sık ve en ısrarlı şekilde düşmüş olmasıyla ayrılıyor kuşağının şairlerinden. Dünyanın En Güzel Arabistanı adıyla, dünya durdukça duracak bir Şâh Şiir’in şairi olmakla yetinmeyip, şiire-şaire bugün de yol gösteren “Korkulu Ustalık”, “İlkin Cesaret”, “Dikiş Payı”, “Ozanın İşi”, “Efendimiz Acemilik” ve “Çıkmazın Güzelliği” adlı yazılarıyla, şairin, şiir yazmak dışında, başka, bambaşka sorumlulukları da olabileceğinin örneğini veriyor bize.
Bu örneğin hâlâ benzersiz verimi ise Bir Şiirden: Şair, Abdülhak Hâmit’ten Yahya Kemal’e, Nâzım Hikmet’ten Orhan Veli’ye, Oktay Rifat’tan Metin Eloğlu’na, ele aldığı şairin “bir şiiri”nden yola çıkarak, “yol”u kendinden önce yürümüşlerin ve birlikte yürüdüklerinin, neyi-nasıl-niye yaptıklarına bakıyor; bizim için.
(Arka kapak)

COTE: [TUR-8] [UYAR-39019]
(703 sayfa)

30 Oca 2010

Dünya Hepimize Yeter

Sarkis Çerkezyan

Sarkis Çerkezyan, doğruluğa, ilkeli olmaya adanmış bir yaşam...
Tehcir yılları, Suriye çöllerinde yaşama merhaba deyiş,
baba diyarı Karaman'a dönüş, Ereğli ve derken ver elin İstanbul...

Sarkis Usta, marangoz, bir yaşam ustası, bir öğretici, bir bilge...
 


Toplumsal eşitlik ve kardeşlik uğruna verilen tutarlı, kesintisiz bir
mücadelenin öyküsü onun anlattığı...

O aynı zamanda, "yaşamda kalanların" hikayesini anlatıyor,
tarih durmuyor ve devam ediyor, onun öyküsüyle...

29 Oca 2010

Kürtler, Türkler ve Araplar

C.J. Edmonds
" Bu kitabın çevresini Büyük Britanya ve Türkiye arasında cereyan eden Musul sorunun diplomatik tarihi oluşturmaktadır; ancak bir siyasi subay olarak görev yaptığım bu tartışmalı topraklara ilişkin aktardığım kişisel deneyimlerimin bu çerçeveye kurgusal anlamda bir zenginlik kattığını ve salt bir tarih aktarımı olmanın ötesinde Güney Kürdistan'ın toplumsal ve coğrafi yapısına ilişkin bir resim ortaya koyduğunu düşünüyorum."
C.J. Edmonds

23 Oca 2010

ÖTEKİ RENKLER

Öteki Renkler yazarın çocuklukanılarından mutluluk saatlerine, romanlarını nasıl yazdığından gezinotlarına, sevdiği yazarlar ve kitaplar hakkında eleştirilerindenkişisel itiraflarına, şikâyetlerine, siyasi öfkelerine, kültür vegündelik hayat konusundaki heyecanlarına uzanıyor ve Orhan Pamuk’unyalnız romanda değil, düzyazıda da ne kadar usta olduğunu kanıtlıyor.Yirmi beş yıldır yazdığı düzyazılardan, tuttuğu defterlerden, yaptığıröportajlardan yapılan bu titiz seçmede Pamuk, zaman zaman eğlenceli,kışkırtıcı, çözümleyici olan bir dille kızı Rüya ile arkadaşlığını,bayram ziyaretlerini, sigarayı bırakışını, gençlik bunalımlarını,yazarın günlük hayatını, sinema zevkini, Boğaz’daki eski yangınları,bildiği İstanbul’u, yalnızlık ve mutluluk üzerine takıntılarını,toplumun ve kendisinin korkularını ve paranoyalarını anlatıyor;Dostoyevski’den Tanpınar’a, Kemal Tahir’den Oğuz Atay’a pek çok yazarve kitabı tartışıyor; roman kuramı ve tarihi roman, Doğu ve Batı,milliyetçilik ve Avrupa konusundaki düşüncelerini açıyor. Bir çocuğungözünden anlatılmış ve Nişantaşı’nda geçen Pencereden Bakmak adlı uzunhikâye ile birlikte bu kitap Orhan Pamuk’un renkli dünyasını daha daderinleştirip genişletiyor.

"Pamuk dünyanin en iyi yazarlarindan biri."
-The New Statesman, Ingiltere-
.
(Arka kapak)

COTE: [TUR-L] [PAMU-38951]
(440 sayfa)

D'autres couleurs

D'autres couleurs nous plonge dans l'univers intellectuel et culturel,mais aussi intime d'Orhan Pamuk. Dans ces soixante-seize essais,discours ou récits, le romancier turc nous parle de son enfance àIstanbul, de l'obtention de son premier passeport ou de la mort de sonpère. Il se livre à une brillante analyse de la politique turque ausens large et de la place de la Turquie par rapport à l'Europe. Il seremémore également le tremblement de terre d'Izmit en 1999, sa peur, etles catastrophes liées au passage des pétroliers dans le Bosphore. Dansla partie consacrée à la littérature, Pamuk évoque ses lectures etl'importance de certains auteurs dans son parcours, puis revient surl'écriture de ses propres livres. Le récit intitulé « Regarder par lafenêtre » complète le recueil par une très belle évocation del'ambiance familiale et de la figure du père. Ce dernier est égalementau centre du discours de réception du Prix Nobel. Cet ensemble detextes dessine un extraordinaire portrait d'Orhan Pamuk, retraçant pourle lecteur le parcours d'un grand écrivain.

16 Oca 2010

IRAZCANIN DİRLİĞİ

Irazca şu dünyaya geldi geleli gün yüzü görmemiştir.
Dertli mi dertlibir kadındır; üstelik genç yaşta dul kaldığından kadınlığını dabilememiştir.
Geçimdi, çocuktu, sonra torundu derken sırtı doğru düzgünyumuşak bir yatağa değmemiştir.
Yetmezmiş gibi, köyün muhtarı Cımbıldak Hüsnü ile Haceli’yi ev yeri yüzünden düşman beller kendine. Evişi halloldu, sular duruldu derken, anlar ki, su uyurmuş ama düşmanuyumazmış.

Bu sefer torunu Ahmet’e kötülük eder düşmanlar; oğlu Bayramölümlerden döner. Yitirir bir bir dayanaklarını... ve zavallı Irazca’nın ne dirliği kalır ne düzeni.
(Arka kapak'tan)

[TUR-L] [BAYK-38815]
(287 sayfa)

10 Oca 2010

SICAK KÜLLERİ KALDI

'Siyasalroman' tartışmalarının orta yerine düşen ve noktayı koyan bir roman.Polisiye roman sürükleyiciliğinde, belgesel ilginçliğinde, şiirtadında, gerçek bir roman. Dünyanın ve Türkiye'nin son kırk yılınınfonunda; İstanbul'dan Moskova'ya, Paris'ten Ankara'ya, Anadolu'dandünyaya açılan bir coğrafyada; elçilik rezidanslarından işkenceodalarına, morglardan eski bahçelere, üzüm bağlarına, üniversitelerdenfabrikalara, gecekondulardan konaklara, yalılara uzanan bir ortamda;devletin üst kademelerinden, siyasetçilerden, diplomatlardan, sermayekesiminden, gizli servislerden, işçilerden, sendikacılardan, örgütliderlerinden, gazetecilerden, militan gençlerden kahramanlarıyla OyaBaydar, bu çok boyutlu romanında tutkuyu, aşkı, gücü ve güçsüzlüğü,devleti ve iktidarı tartışıyor. Yakın tarihimizin en sıcak yıllarının ekseninde, gerçek olayları, yaşanmış acıları, kayıpları, daha belleklerde tazeyken, izleri silinmemişken, derine inerek, ustalıklıanlatımıyla kurgusuna katıyor, paylaşıyor. Sıcak Külleri Kaldı, kırkyılın yangınlarının, sevgilerde, dostluklarda, aşklarda, tutkularda,inançlarda, devrimlerde tutuşturduğu ateşlerin arta kalan sıcakküllerinin romanı. 'Siyasal', ama 'Roman'.

Savaş meydanından cesetlerin üstüne basarak kaçmak,sellerinönünden yıkıntıların üstünde yükselerek kurtulmak mı haklıçıkmak?İktidardaysan ve güçlüysen haklı çıkarsın;kendini de haklısanırsın.Haklılığından kuşkuya kapılırsan gücünü ve iktidarıkaybedersin.Bu kadar basit işte. ...
İktidaroyununda,haklı-haksız,doğru-yanlış,iyi-kötü,ahlaklı-ahlaksız ikilemlerine yer olmadığını,iktidarın kendine özgü etiğinin,tanımını iktidara sahip olmakta bulduğunu,amacın araçları haklı kıldığınıöğrenmiş ve ilke olarak benimsemişti.İnsanın içinin kolay kolaykaldırmadığı,midesini bulandıran,kafasını karıştıran işler olur bazen.Amaca varmak için gerekliyse içine sindirirsin. ...
Uçurumun öte yanına geçen ilk karınca hikayesini hatırlıyormusun?Karınca sürüsü uçurumun kenarına kadar gelir ve karıncalar birerbirer uçuruma düşmeye başlar.Milyonlarca,milyarlarca karınca düşe düşeuçurum dolar ve sonra bir gün,bir karınca diğerlerinin doldurduğuçukuru aşıp karşı tarafa ulaşır,ardından da geriye kalan bütünkarıncalar. ...

Orhan Kemal Roman Ödülü 2000

Suya Seng

"1972 yılını kimi ana romanları okumaya ayırdıydım" diye başlıyor söze ve: "72 güzünde, kendi kendime Musil'in Niteliksiz Adam'ını okumaya karar verdiğimde, Bilge zarif bir biçimde bunun "erken"olduğunu ima etti; anladım ve tepki verdim: "Ne yani", dedim, "benim Musil'i anlayamayacak bir durumda mı olduğumu düşünüyorsun?" Sabırlı üslubuyla, 'hayır' dedi, 'öyle düşünmüyorum...' (s.5) cümleleriyledevam ediyor, anlatının devamı, taze okurlar için ciddi bir dersbarındırıyor.
Suya Seng, bir yandan, okuma ve yazma serüveninde kendine yer açmaya çalışanlar için yukarıdakine benzer ayrıntılar barındırırken, diğer yandan da edebiyat dünyasına yöneltilen birçok eleştirel noktayı daiçeriyor. Tahsin Yücel, Murathan Mungan, Tomris Uyar, Murat Belge ve daha pek çok isim satır aralarındaki yerlerini alıyorlar ancak, bu bölümlerin kitabın ana eksenini oluşturmadığını bir kez dahabelirtmekte yarar görüyorum.
yage1497

Sözcükler



Türk şiirinin zirvelerinden biri olan Melih Cevdet Anday'ın şiirevrenini tanımak için mutlaka Sözcükler'in kapısından geçmek gerekiyor.Sözcükler, Melih Cevdet Anday'ın bugüne dek kitaplaşmış ve kitaplarınagirmeyip dergi sayfalarında kalmış tüm şiirlerini içeren bir derleme.

İstanbul'da Bir Merhamet Haftası

Ben olmamış bir kahraman emeklisi, ben bir kırmızı çarpı, ben uygunadım serseri, bir gençlik düşü, ben bir yanılgılar bileşimi, ben: yeribelli olan; geçip gidiyorum şehrin içinden. Hayatın akışınaaldırmıyorum. Çünkü ben suskunluk ve unutuşun sivil ifadesiyim. AslındaPromete'nin ciğerini söken kartal olmalıymışım. Promete olamadıktansonra... (Arka kapaktan)
[TUR-L] [GULS-38629]
(256 sayfa)

Önce Ben Onu Öldürdüm

... Her evin içindekendi güzellikleri. Her ev için, en güzeli kendi içi. Oysa evdeyürünmez ki Evde oturulur. Evde, dıştan bakınca oturaklı bir yaşamsürülür. ...
(Arka kapaktan)


[TUR-L] [YASA-38628]
(95 sayfa)

Har

... Türkolmasına rağmen, ilk romanına ad olarak 'çekiç gibi bir tonu olduğuiçin' Kürtçe 'tol' kelimesini seçmişti Uyurkulak. Har'da da benzer birdurum var. Türkçede "alev gibi, kızgın" anlamlarına gelen 'har'kelimesinin Kürtçe bir karşılığı da var. 'Har', Kürtçede 'kuduz'anlamına geliyor. Kitabın adı için seçilen bu çift dilli kelime, müthişbir şekilde romanın içeriğiyle uyuşan, yazarın derdiyle bütünleşen biryapıya sahip.
Kürt sorunu da var bu romanda, Ermeni meselesi de, hayata dönüşoperasyonları da, bir türlü terhis olamamış, askeri meselelerle olanbağına bir çözüm bulamamış, hakikatle yüzleşmekten kaçınan bir ulus da,bu ulusun gündeliğine yön veren tahkiye geleneği de, hatta yazarınkendisi de. Romanın alt başlığının 'bir kıyamet romanı' olması boşunadeğil.
KEMAL VAROL

[TUR-L] [UYUR-38624]
(249 sayfa)

Suskunlar

... Sayfaları birer birer tüketirken, benzersiz erguvanî düşlerin “gerçekliği”nde semâ edeceksiniz ve bu düşlerden âdeta başınız dönecek. Hayat kadar gerçek, düş kadar inanılmaz bu dünyanın tüm kahramanlarının seslerini duyacak, nefeslerini hissedeceksiniz. Çünkü Suskunlar, sessizliğin olduğu kadar, seslerin ve sözlerin, yani musikînin romanıdır. Sonsuzluğun derin sessizliğinin “nefesini üfleyen” ve ona “can veren” bir adamın hayallerinin ete kemiğe bürünmüş kahramanları, en az sizler kadar gerçektir; ya da siz, en az onlar kadar bir düş ürünü... Bağdasar, Kirkor, Dâvut, Kalın Musa, İbrahim Dede Efendi, Rafael, Tağut, Veysel Bey ve diğerleri. ...
(Arka kapaktan)

COTE: [TUR-L] [ANAR-38625]
(269 sayfa)
TCKBZA 1

Anar makamı
İhsan Oktay Anar, bir önceki romanı Amat'ı okuyabilmek için yedi yıl bekleyen okuyucularını bu kez üzmedi. Adını musiki makamlarından alan üç bölümden oluşan Suskunlar, yine Osmanlı'nın hüküm sürdüğü devirlerde, "Sultan Ahmed-i Sânî Han Efendimiz'in devri saltanatından sonraki senelerden birinde" geçen neşeli, heyecanlı, fantastik ve de felsefi bir roman. Amat, denizcilik dünyasına dair bir hikâyattı. Suskunlar'sa musikinin, musikiye duyulan aşkın, sessizliği de kapsayan seslerin, insana üflenen nefesin, iyilikle kötülük arasındaki kavganın romanı.
"Başlangıçta sükût var idi. Ve her yer karanlık idi. Ve Yaradan Yegâh makamında terennüm eyledi. Ve bu ışıltılı nağme ile etraf nûr oldu. Ve nağme boşlukta yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan, bu Yegâh nağmenin güzel olduğunu gördü." Anar da, romanın, kişilerin, mekânların ve olayların yaratıcısı olarak 'Yegâh' bölümüyle başlamış hikâyesini anlatmaya...
Aslında hikâyelerini demeliydim; çok zengin, mizah yüklü ve şaşırtıcı bir hayal gücünden fışkıran hikâyeler. Belli bir zamana ve mekana yaslanmasıyla tarihi, barındırdığı metafizik ve mistik öğelerle fantastik, fail-i meçhul cinayetleriyle polisiye türe göndermeler yapan bu hikâyelerle kimi zaman İstanbul'un yoksul mahallelerine, kimi zaman paşa konaklarına misafir oluyoruz. Mevlevihanelerinden saz meclislerine, ürkütücü zindanlardan çetelerin barındığı karanlık hanlara, köle pazarlarından Galata borsasına kadar uzanan mekânlarıyla geniş bir İstanbul panoraması çizen Suskunlar'da büyük tarihin sessizliğe mahkûm ettiği insanlarının sesleri çınlıyor. Hızır Paşa'nın dokuz katlı mehter takımında kös tokmaklayan Kalın Musa'nın; armudî kemençesiyle can alan kırk dokuz yaşındaki mahdumu Veysel'in; Beyazıt'ta, tamburîlerden neyzenlere, kanûnîlerden kudümzenlere kadar bir alay musikî meraklısının gelip meşk ettiği bir çalgılı kahvehane işleten, Kalın Musa'nın öz kardeşi Muhayyer Hüseyin'in; hayaletiyle dehşet salan kanûnî Âsım'ın; Musa'nın torunları Davud ve Eflatun'un; oniki parmaklı cüce Pereveli İskender Efendi'nin; Muhteşem Neyzen Bâtın Hazretleri ve oğlu Zahir'in; Mevlevi Şeyhi Neyzen İbrahim Dede'nin; insanoğlunun kadim düşmanı Tağut'un sesleri biraz daha yüksek perdeli. Daha az sahne alsalar bile, Davud'u, Asım'ı ve Pereveli İskender Efendi'yi aşkıyla tutuşturan güzeller güzeli Nevâ'nın, geleceğin olduğu kadar geçmişin bilgisine de vâkıf, zehir gibi tarihçi Yedikule Kâhini'nin, göklerdeki büyük hakikati gördükleri için gözleri kör olan Kahire Kâhini Bilâl, Urfa Kâhini Heybet, Basra Kâhini Abbas, Hicâz Kâhini Mesût, Trablus Kâhini Zeynel, Kazan Kâhini Selahaddin ve Bağdat Kâhini Munkasım'ın, tabâbet yeteneğinden ziyade 'naaşlarıyla' yâd edilen vücudu su yüzü görmemiş tabip Rafael'in, Süleymaniye Câmii'nin altındaki ârâstanın ön cephesine bakan kahvehanede, takım taklavatıyla müşteri bekleyen hayâlet avcısının, Zincirli Han'ı mesken tutan 'Dokuzlar' çetesinin her bir fedaisinin, Kostantiniye'deki musikî üstadlarından Gülâbî, Meymenet, Âmin, Kirkor ve Bağdasar'ın, Zincirli Han'ın katili Kabil ve aynı zamanda yeğenleri de olan iki yamağının ve saymayı unuttuğum diğerlerinin sesleri de ahenkli. Sonuçta bütün bu sesleri Konstantiniye ahalisinden mürekkep tuhaf bir koro eşliğinde, kendine özgü bir makamla besteleyip sözcüklerle icra etmiş Anar.
'Hayat veren nefes'
Bu kadar çok kişi, mekân ve yan hikâye barındıran bir romanı özetlemeye çalışmak beyhude, ama yine de çok çok kısaltılmış bir özet verelim; Bâtın Efendi ve oğlunun Kostantiniye'ye gelmesi, Kostantiniye'deki musikîde en derin, en bilge ve en usta olan yedi kişiden altısının eleneceği, ve seçilenin kulağına Bâtın Efendini, kendi neyinden en mukaddes nağmeyi üfleyeceği, yani 'hayat veren nefesi' dinleteceği duyulması, yukarıda adı geçen roman kişilerinin hayatlarını etkileyecek, kaderler kesişecek, türlü kötülükler ve cinayetler işlenecek ve iyilerle kötüler arasında büyük bir kavga başlayacaktır..
Suskunlar, diliyle, üslubuyla, anlatma şehvetiyle, fantastik öğeleri, kişi, mekân ve hikâye zenginliğiyle Binbir Gece Masalları'nı hatırlatıyor. Ancak anlatmanın büyüsüne teslim olup söylemek istediklerini unutmamış Anar; bütün bu parçaları, romanın ana motifi her hikâyede, her kişide, her olayda ortaya çıkacak şekilde birbirine bağlamış. Zaman zaman hikâyeyle doğrudan ilgisi yokmuş gibi görünen kişiler, sanki nedensizce ortaya çıkıyor ve geriye hiçbir ipucu olmaksızın ortadan kayboluyorlar. Roman yine de dağılmıyor. Bu sayede hayatın kendine özgü, düzensiz, o dakika yaşanmakta olanla alakasız anlarını yakalıyoruz. Yakalıyoruz, çünkü "gerektiği gibi yazılmış metin örümcek ağına benzer: Gergin, eşmerkezli, saydam, sıkı örgülü. Uçuşan her şeyi kendine çeker. Arasından geçmeye çalışırken ağa yapışıp kalan metaforlar, onu besleyen aylardır. Konu ve malzeme kendiliğinden ona doğru kanat çırpıyordur."
İhsan Oktay'ın bütün romanlarında görülen insan, eşya ve hikâye çeşitliliği zirvesine Amat'ta ulaşmıştı. Bir kalyon maketine benzetmiştim Amat'ı; hani o en kocaman kutulardan çıkan en karışık, en küçük ayrıntısına kadar neredeyse gerçeğinin bire bir taklidi olan maketlere... Böyle bir maketi tamamlamak hem sanatkarlık hem zanaatkârlık isteyen, hem ustalık hem hamallık gerektiren bir işti. Sanatkârlık, zanaatkârlık, ustalık ve hamallıkta daha da ileri giden Suskunlar'sa diliyle musikiye, tasvirleriyle minyatür sanatına uzanıyor. Anar, kulağına gelen her sesi büyük bir titizlikle görselleştirmiş. Sadık okuyucuları bir yana, hiçbir edebiyatseverin kayıtsız kalmayacağı bir dille yapıyor bunu. Eskidiği varsayılan kelimler, ifadeler, deyimler ve deyişler Anar'ın kaleminden yeniden hayat bulmuş. Farklı bir düşünce ve duygu sistemini açığa çıkaran, alışılagelmiş olandan küçük sapmalar ve anlam kaymaları, böylelikle ortay çıkan mizah, dış dünyayı olduğu kadar iç yaşantıları da ortaya koyan diyaloglar, varlıkların durumlarını gösteren -zamana ve mekâna uygun- sıfatlar, anlam zenginliği katan pekiştirmeler, vurguyu artıran ikilemeler, kısacası duygu ve düşünceyi iletmeye yarayan bütün dil araçları kusursuzca kullanılmış.
Amat'ta da benzer bir dil vardı, ancak gemicilik terminolojisinin ağır basması, dili biraz ağırlaştırmıştı. Suskunlar'da böyle bir sorun yok. Bilmediğiniz kelimelerin bile bir anlam kazandığını göreceksiniz. Tam bu noktada bir alıntı yapmak gerekiyor. Özellikle Eflatun'un bir sesin çağrısına uyup Sofuayyaş mahallesinden Galata Mevlevihanesine yaptığı o uzun Ulyssesvari yolculuktan;
"Gelgel Çıkmazı'nın köşesindeki Tiryaki İlyas Dede Hazretleri'nin türbesini geride bırakan Eflâtun, Tekir Kasap'ı da geçince Bodrum Câmii'nin yukarısındaki, tâ fetih öncesi devirlerde Rûm sultanlarınca yaptırılmış, ama şimdi subaşından kaçan berdûş ve âvârelerin barınak bildikleri, incir, köknar ve servi ağaçlarının gölgesindeki saray vîrânesine vardı. İşte burası, genişçe ve nispeten temiz tutulmuş kalabalık bir yolun köşesindeydi. Bu yol ise, sefer ilân eden Padişâh Efendimiz ve hizmetkârlarından, başlarında yatırtmalı börkleri ve sırtlarında kırmızı çuhadan kaputlarıyla yeniçeri zâbitlerinden, vezirlerden ve paşalardan ibâret Alay-ı Hûmâyûn'un, yeni ülkeler fethetmek amacıyla geçit resmi yapıp yola çıktığı Dîvân Yolu idi."
"(...) Eflâtun yerinden doğrularak, sesin geldiğini sandığı Darphane tarafına seğirtti. Her gün binlerce altun sikkeye Padişâh Efendimiz'in tuğrâsının darp edilip piyasaya sürüldüğü bu büyük bina, Tatlıcı Bekir Ağa'nın dükkânını geçtikten sonra sağ tarafta, Mercan Ağa ile Yakup Bey'in evlerinin bitişiğindeydi. Herhangi bir hırsızlığa mahal vermemek için hemen hepsi helâl süt emmiş, namus ehli zevât arasından seçilen vezneci, sarraf, cilâcı, sikkeci ve haddecilerin çalıştığı Darphane'nin, kendi câmisi, imamı, müezzini ve bir de maaşlı cellâdı vardı. Ama çiğ süt emmiş insanoğluna yine de pek güven olmadığından, burada çalışan sikke vurucular, sabah geldiklerinde ve akşam giderken anadan üryân edilip muhafızlarca aranırlardı. Bu iş için pek çok usûl vardı. Meselâ bunlardan biri, vücutlarındaki uygun bir yere bir altun sikke sokuşturmuş olabilecekleri şüphesiyle bu insanların, bir muhafız tarafından, sol elin tahâret parmağıyla muayene edilmesiydi. Bu iş için elinde fermân ve yetki bulunan Darphane Emini'nce en küçük hırsızlık bile hoş karşılanmaz, suç işleyen şahıs şerîate uygun olarak derhal cezâlandırılırdı. Zaten gören ibret alsın diye Darphane'nin kapısına, çoğu artık kurumuş tam yirmibir kesik el çivilenmişti."
Görüldüğü gibi, büyük bir ciddiyetle kaleme alınan ifadeler aynı zamanda yoğun bir mizah da barındırıyorlar. Böylelikle yanılsamanın gerçekliğine bir şerh düşüyor yazar; metin kurmacalığını itiraf ederken, sanat yapıtını o yüce şaka konumuna geri döndürüyor. Zaman zaman anlatının akışına kapılsanız bile, size kurmaca bir dünyada olduğunuzu hatırlatan -gerçekleşmiş bir hayal olan dünyayı örnek alıp, onu ve uslubunu taklid ederek yeni hayaller kuran- yazarın ironik diliyle kendinize geleceksiniz. Bu andan sonra ne tarihi roman diyebilirsiniz Suskunlar'a ne de fantastik edebiyata havale edebilirsiniz romanı. O kendi kurallarını kendisi koyan bir roman.
İçeriğin ta kendisi
İhsan Oktay'ın romanlarındaki dili ve üslubu ağır, yoğun ve gösteriş heveslisi bulanlar olabilir. Ben bu biçimin içeriğin ta kendisi olduğunu ve yazarın muhalefetinin tam da bu biçimde vücut bulduğunu düşünüyorum. Kelime ve cümlelerin klişeleştiği, sözcük dağarcığının fukaralaştığı, düşüncenin yazıdan dışlandığı, herkesin hazır fikirleri sahiplendiği bir dünyada dilsel yoğunluğu tercih etmenin kendisi bir uyuşmazlık tavrıdır. Jameson'dan bir alıntıyla sürdüreceğim; "Üslup, aynı şeyi söylemek gücünü sürdürebilmek için her gün daha karmaşık mekanizmalar geliştiren Kızıl Kraliçeye benzer; geç kapitalizmin ticaret evrenindeyse, ciddi yazar, okuyucunun somut hakkındaki uyuşmuş duygusunu, dilsel sarsmalar yoluyla, fazla tanış olunmuş şeyleri yeniden kurarak ya da tek başına bir tür kesik kesik adlandırılmamış yoğunluğu barındıran fizyolojik şeylerin daha derin tabakalarına çağırarak yeniden uyandırmak zorundadır."
Üstelik sadece kendi güzelliğiyle böbürlenen bir dil değil Suskunlar'daki. Anar'ın bütün yapıtlarında rastlanan felsefi tartışmalar kişilere, kişi adlarına, hikâyeciklere, kısacası metnin tamamına yedirilmiş. Yaratma tutkusundan hakikat arayışına, iyilik kötülük karşıtlığından insani zaaflara, görmeyen kulaklardan duymayan gözlere, işitmeyen kalplere, akıl ve zihin arasındaki karmaşık ilişkilere dair pek çok şey çıkarabilirsiniz. Ya da bütün bunlarla ilgilenmeyip keyifli bir okuma anına teslim edersiniz kendinizi. Kaçınılması gereken 'Suskun'ları kategorize etmeye çalışmak, tek bir anlamla sınırlandırmaktır.
Puslu Kıtalar Atlası ilk ve en başarılı romanıydı. Kitab-ül Hiyel ve Efrasiyabın Hikâyeleri onun gölgesinde kaldılar. Amat'la -Puslu Kıtalar Atlası'nı aşamasa da- yeniden bir çıkış yakaladı Anar. Ne yazık ki birçok -hem de önemli- yerine değinme fırsatı bulamadığım Suskunlar'sa tam bir ustalık dönemi eseri. Belki de İhsan Oktay külliyatının en iyisi.
A. ÖMER TÜRKEŞ
Radikal Kitap 19/10/2007

3 Oca 2010

Atlas des continents brumeux

À la fin du XVIIe siècle à Constantinople, un vieil homme à l’imagination débordante rêve – au sens propre comme au figuré – le monde qui l’entoure. Cartographe contemplatif, il recherche la réalité dans les songes et consigne dans un livre intitulé Atlas des continents brumeux le fruit de ses visions. Son fils Bunyamin, à qui il remet cet ouvrage, va connaître une incroyable aventure. Engagé comme tunnelier dans l’armée ottomane, il entre par hasard en possession d’une étrange pièce de monnaie noire ; dès lors, sa vie se trouve totalement bouleversée. Quand, épuisé par de nombreuses épreuves, Bunyamin assiste à la destruction de Constantinople, quand ce tumulte proche de l’apocalypse ne lui offre plus aucun refuge, le jeune homme ouvre enfin l’Atlas des continents brumeux, et c’est alors qu’il découvre que l’aventure qu’il vient de vivre est en tout point décrite dans ces pages…
Construit selon une chronologie éclatée où de multiples personnages entrent en scène pour établir peu à peu le fil du récit, ce livre est à la fois une fable – qui conjugue humour, tragique, absurde et logique – et une illustration extravagante du Discours de la méthode. Mêlant l’histoire de Constantinople au XVIIe siècle et les références culturelles et religieuses à une dimension purement philosophique, Ihsan Oktay Anar donne au lecteur un roman foisonnant qui pourrait merveilleusement illustrer le propos de Camus : « Ce sont les rêveurs qui changent le monde, les autres n’en ont pas le temps. » [Quatrième de couverture]

Bir “ilk kitap”, Türkçe edebiyatta yeni ve pırıltılı bir yazar... “Yeniçeriler kapıyı zorlarken” düşler üstüne düşüncelere dalan Uzun İhsan Efendi, kapı kırıldığında klasik ama hep yeni kalabilen sonuca ulaşmak üzeredir: “Dünya bir düştür. Evet, dünya... Ah! Evet, dünya bir masaldır.” Geçmiş üzerine, dünya hali üzerine, düşler ve “puslu kıtalar” üzerine bir roman.